7151672
 

Yurttaş Kane: MASS Her Şeydir.

Yönetmen: Orson Welles

1941 yılında gösterime girmiş Amerikan filmidir. Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Yurttaş Kane, birçok eleştirmen tarafından sinema tarihinin en önemli eseri olarak gösterilmiştir. Welles, filmde yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncu olarak yer almıştır.

Yönetmen radyo, televizyon, tiyatro ve sinema çalışmalarıyla 20. Yy’a damgasını vurmuştır. Welles, 1934-1985 yılları arasında oyunculuk da yapmıştır.

Film kullanılan tekniklerle yenilikçi olma özelliği gösterirken, aynı zamanda o güne dek kullanılmamış alt açı tekniği sayesinde ışıkları buna göre yerleştirilmişken tavanın görünmemesi sağlanmıştır. Film ışığın önemini ortaya çıkarmış, bu anlamda sinemada bir dönüm noktası olmuştur.

Film dönemin popüler medya patronu William Randolph Hearst’ün hayatını konu alır. Gösterime girdiği yıl, Hearst bu durumdan hoşlanmaz ve filmin dağıtımını engeller. Bu yıl beklenen gişe başarısını elde edememiş olsa da sinema tarihinin en önemli filmlerinden sayılır. Birçok dalda Oscar’a aday olmuşken sadece En İyi Özgün Senaryo Ödülü’nü alır.

Film, gazeteci bir gencin, ünlü bir medya patronu olan Kane’in ölmek üzereyken sarf ettiği “Rosebud” isminin anlamını merak ederek, iş adamının yakınlarıyla görüşmeye başlamasıyla, Kane’in hayatına tanıklıklık etmemiz üzerine kuruludur. Filmde kullanılan tek extreme close up, “Rosebud” kelimesinin hafızamıza iyice kazınması film boyunca kafamızı kurcalaması uğruna gerçekleştirilmiştir.

Film koskoca bir puzzle, Rosebud puzzle’ın kayıp tek parçasıdır. Seyirciler dışında hikayenin sonunda bile hiçbir karakter Rosebud’ın kim ya da ne olduğunu bilemeyecektir.

Filmin ilk sahnesinde bizi görkemli bir şatonun bahçe kapısının üzerindeki “Giriş Yoktur.” Tabelası karşılar. İlk sahneler korku filmi havasındadır. Sis kullanılmış ve korku filmlerinden alışık olduğumuz bir müzikle beraber, sahne geçişleri buna uygun olarak hazırlanmıştır. Filmde genel olarak sahneyi kesmek yerine, karartmalara ve doğal karşılanan flashback ve flasforwardlara başvurulmuştur. Birbirinin içerisine bu kadar profesyonel geçirilmiş zaman atlamalarına daha evvel rastlamamıştım. Yalnızca bu kullanım bile filmin dünya sinemasının en iyileri arasında yer alması için yeterlidir.

Filmde genellikle alışık olduğumuz düzende bütünden parçaya hareket edilmiş, hikaye alışılmışın dışında sondan başa ilerlemiştir.

Dünya üzerinde Mısır’dan bu yana görülmüş en büyük kişisel sarayı inşa ettiren Kane, sarayın içinde kendi dünyasını kurmaya çalışmıştır. Nuh’un Gemisi’nin bir kopyası diyebileceğimiz, kıyamet sonrası dünyayı devam ettirmek adına iyi olan her şeyden bir parça kattığı saray, adının Amerika’nın Kubilay Han’ı olarak anılmasının yanında onu yalnızlığa ve evine bağlanmaya da itmiştir.

Gelmiş geçmiş en büyük basın patronu, demokrasinin sponsoru, büyük gazeteci Kane 1941 yılında hayatını kaybetmiştir.

Kimilerini onu komünist olarak anar, kimileri faşist. Dünyanın bir yerinde savaşlar çıkmasına sebep olurken bir diğer yerinde barışı tesis eder. Peki Kane gücünü nereden alır?

Pansiyon sahibi annesine, ödemesini yapamamış bir adam kıymetsiz bulduğu bir yeri devreder. Altın madeni olduğu ortaya çıktıktan sonra, annesinin yapacağı ilk iş oğlunu bir bankaya emanet edip, kasabadan uzaklaşmasını, iyi eğitim almasını sağlamak olur. Annesi bu zenginliği oğluyla bölüşebilir, hatta onunla beraber şehre gidebilirken, neden yapmaz?

Banka Müdürü Thatcher’ın Kane’i almaya geldiği sahneyi inceleyim. Kane olanlardan bir haber, bahçede kar altında oynamaktadır. Babası hala, kadına bırakılmış olan mülk üzerinden hak iddia etmek peşindedir. Oğlunu oradan uzaklaştırmak istemesi ve bankerle bunun üzerine konuşmasıyla ilgilenmez. Thatcher, kesin bir dille mülkün hanımefendiye ait olduğunu belirttikten sonra hızlıca bunu kabullenir. Belki de, hakkı olmadığının farkında, şansını denemenin peşindedir. Söz konusu ucu bucağı olmayan bir zenginlik olduğunda Kane’in babasından daha büyük bir tepki beklerdik. Kane, konuşmanın sonunda evden Thatcher’la gitmesi istendiğinde, ona kızağıyla vurur ve direnir. Annesinin yüzü oldukça ifadesizdir. Belli ki kararı kesin ve ardında sağlam nedenler gizlidir. Babası Kane’e vurmaktan bahsettiğinde kadının sebebi ortaya çıkmıştır. “Evet, işte bu yüzden onu buradan gönderiyorum.”

Bu sahne dışında Küçük Kane’in ve annesinin o evde neler yaşadığını öğrenemeyiz. Bu Thatcher’ın bir anısı olarak anlatılmıştır.

Film bize Thatcher, Susan Alexander, Bernstein, Leland ve Uşak’ın gözünden anlatılır. Dolayısıyla anlatılan her hikaye bir başkasının süzgecinden geçmiş, onun gözünden seyrettirilmiştir. Bu ana karakterle aramıza derin bir mesafe koyar. Aynı zamanda anlatılanların gerçek olmama ihtimalini de bir taraftan saklı tutar. Gerçek bir medya patronunun hikaye olan Yurttaş Kane, bu anlamda sansüre karşı bir tavır olarak bu anlatımı kullanmış olabilir. Buna rağmen iş adamı tarafından engellenmeye çalışıldığından bahsetmiştik.

Kane evden uzaklaştıktan sonra, ilk Noel hediyesi Banka Müdürü Thatcher’dan gelen oldukça kaliteli bir kızaktır. Bu sahneden sonra yine doğal bir geçişle, 25 yaşına basmış ve artık parasının idaresini eline almış olan Kane’in, Thatcher’a göndermiş olduğu mektubu dinleriz. Kane, mal varlıklarıyla ilgilenmemekte yalnızca elinde bulunan küçük bir gazetenin başına geçmek istemektedir. Bunu eğlenceli bulur.

Kane, dünyanın en prestijli üniversitelerinde eğitim almak üzere dünyanın dört bir yanına gönderilmiş ancak hepsini bir şekilde yarım bırakmıştır. Tüm bu süreçlerde yanında daima, babasının iflası sonrası intiharıyla sarsılan kadim dostu Leland olmuştur. Thatcher, Kane’in bu tavrını şımarıkça bulur. Zira bu adam üzerinden yapmış olduğu planlar bu çizgide değildir.

Leland, gençlik yıllarında Thatcher’ın gözünde, Kane’e hayranlık duyan ancak onun sevgisizliğini, düzeltiyorum, yalnızca kendisine duyabildiği sevginin gerçekliğine inandığının farkında olan bir adamken, Kane’in ölümünden sonra yapılmış olan röportajda, o yıllarda hor görüldüğünün ve dostu tarafından itilip kakıldığının farkında olduğunu söyler. Kane ilk eşi ABD Devlet Başkanı’nın yiğeni olan Emily’le nişanlandığında Leland bunun sahteliğinin farkında ve mutluyken, Kane aşık olduğunu düşünüp ikinci eşi Susan Alexander uğruna evliliğinden, siyasi kariyerinden olup bir de onun adına opera yaptırmaya kalktığında öfkelenmiş ve bir tiyatro eleştirmeni olan Susan Alexander’ı yerden yere vurmuştur. Bunun Kane’in kalbini paylaşamamakla alakalı olduğunu ve dönemin yasakları çerçevesinde eşcinsel ve platonik bir aşkın söz konusu olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan Thatcher karakteri, Kane için simgesel bir babaya dönüşmüş ve belki de bu sebeple 25 yaşından sonra hayatında ve projelerinde baş kahraman olarak yer almaya devam etmiştir. Kane 60’lı yaşlarında bile hala ona çok saygı duyan ve danışan bir oğul gibidir.

Gazetenin Genel Müdürü Bernstein, Thatcher’dan hoşlanmaz. Hayatta her şeyin para kazanmaktan ibaret olmadığını düşünür. “Mesele para kazanmaksa, Kane’e bakın.” Onun için mutluluk ve başarı parayla ölçülmez. Bu karakter bize Kane’in para içinde boğulduğu hissi ondan kurtulmak için gösterdiği çabayı gösterir.

Kane, gazetenin Yazı İşleri Müdürü Carter’la, diğer gazetelerle kendi gazetelerini kıyaslamaktadır. Kane daha büyük başlıklar talep ederken, Carter haberin o kadar önemli olmadığını söyler.

Gazetecinin iş ahlakıyla, gazetenin yöneticisi arasındaki farkı görmekteyiz. Kane o tarihi cümleyi söyler. “Başlık ne kadar büyükse haber de o kadar büyüktür.”

Mass Media’nın gücünü filmin genelinde gözlemliyor, bu cümleyle yönetmenin niyetini anlıyoruz.

“Kane ABD’nin İspanya’ya savaş açmasına sebeptir. Ancak, o olmasa Panama Kanalı’na sahip olamazdık.”

Kane’in genel iddiası film boyunca şöyledir, “insanlar ben ne istersen onu düşünürler.”

Haklıdır, insanlar medya doğrultusunda şekillendirilir ve manipüle edilirler. Bir medya patronu olan Kane’in seçim çalışmalarına katılması ahlaki değildir. Gazetesinin belli bir tarafı olamayan Kane valilik seçimlerinde de yoksulun yanında olduğunu ve halkı dolandıranların cezalandırılacağını iddia eder. Gazetesi üzerinden kendi şirketlerine dahi karşı koyar ve kampanyalar başlatır. Thatcher bu konuda onu uyardığında, ne yaptığını bildiğini, bir medya patronu olarak doğrunun yanında olması gerektiğini söyler. Kane, genel geçer doğruları hiçbir zaman benimsemez, yalnızca kendi doğruları üzerinden hayatını şekillendirir.

Gazetesini incelerken, yazı ve resmin ötesinde bir şey yapmanın gerekliliğini savunur. Öyle ki, bu gazete halk için lambanın gazı kadar vazgeçilmez olmalıdır.

Yurttaş ve insan olarak okurlarının haklarını daima koruyacağına ilişkin bir bildiri yayınlar. Yayıncılık ilkeleri gazetenin ilk sayfasında yerini alır. Leland’ın, Kane hayranlığını bu sahnede tekrar görürüz. Yazının aslını saklamak ister. Bunun ileride İnsan Hakları Bildirgesi yahut Anayasa kadar önemli olacağını söyler.

Kane, seneler sonra ikinci eşi Susan Alexander’ın performansı üzerine Leland’ın hazırlamış olduğu eleştiriyi bir kısmını kendisi Leland’ın tavrı doğrultusunda yazıp tamamlamış ve yayınlamış olmasına rağmen Leland’ı eşini bu şekilde eleştirdiği için kovduğunda, bu ilkeleri yırtıp atmıştır.

Mass Media’nın etkisini gözler önüne seren bu filmin teması Black Mirror dizisinin üçüncü sezon beşinci bölümünde Mass etkisi olarak karşımıza çıkıyor. Askerlerin gözlerine takılmış optik lensler; bellek silme, hafıza çalma, görme değişimi, rüya sıralaması, koku ve duymayı yumuşatmada kullanılıyor. Medyanın etkisi öğretildiği gibi dolaylı değil bu defa doğrudan gösteriliyor. Manipülasyona maruz kalmış asker normalde yapmayacaklarını, duyuları yönlendirildiği yahut engellendiği için yapmaya başlıyorlar. Bölümün tüm duygusunu, şu cümlede hissedebiliyoruz.

"MASS, her şeydir."

Yurttaş Kane, dünya üzerinde savaşlar çıkaran, istediği firmanın ticaretine yöntemler geliştiren, bir kadının sevgisini kazanmak uğruna paha biçilemez opera binaları inşa edip, tüm yeteneksizliğine rağmen onu starlaştırmak konusunda başarılı olabilmiş bir medya adamının hikayesidir.

Tüm hikaye boyunca sevgisizliğinin yerine pahası söz konusu olmaktan her türlü metayı sıkıştırmaya çalışmış, insanları parayla yahut parayla satın alınabilecek hayallerinin vaadiyle ikna edip sevgisini kazanmıştır.

Hikayede temel problem sevgisizlik, çocuk yaşta kazanılmış yalnızlık duygusudur. Dünyanın her yerinden paha biçilemez heykeller toplayan bu adam onları bir depoda muhafaza etmiştir. İlk evliliğinin heyecanı yalnızca birkaç ay sürmüşken, yine bir elde etme heyecanı içinde bir başka kadının sevgisine koşmuştur. Hikaye boyunca avcunun içine alamadığı tek yürek Susan Alexander’a ait olmuştur. Susan, satın alınabilecek şeylerle kendisinin onu sevmesini istediğinin farkındadır. Kane hiçkimseye gerçek bir sevgi duymaz çünkü anne ve babasından görememiştir. Baba yerine koyduğu Thatcher, onu yine güçle idare etmiştir. Dolayısıyla Kane, gücün sevgiyi satın alabildiğinin farkındadır. Oysa kendisi Thatcher’a karşı yalnızca saygı duymaktadır.

Gazetecileriyle yapmış olduğu toplantıda toplantı masasının arkasına Leland ve Thatcher’ın camdan heykellerinin birbirlerine yüzleri dönük olacak şekilde konumlandırıldığını görürüz. Gazetede kendi heykelinin olmaması bir yandan dikkat çekerken hayat boyu yanında olmuş bu iki adama duyduğu derin saygı çok belirgindir. Aynı sahnede gösteri için gelmiş dansçı kızlarla eğlenen Kane’i gören Leland oldukça kötü hissetmiştir.

Kane paranın gücünü başarı odaklı kullanmış bir adamdır. Hayat boyu hiç yatırım yapmadığını söylemiş, her şeyi satın aldığını iddia etmiştir. Bu iki kavramın kullanımı burada çok mühimdir. Zira Kane rakip gazetenin tirajının ne kadar yüksek olduğunu görüp başarısına hayret ettikten sonra dünyanın en prestijli gazetecileriyle çalıştıklarından bu başarıyı elde ettiklerini öğrenmiş ve bu önemli kadronun 20 yılda oluşturulduğunu duyduktan hemen sonra harekete geçmiştir.

Kane bu nokada rakip gazete gibi ince eleyip sık dokumamış, kadronun uyumuna, tek tek gazetecilerin gazetesine uygunluğuna bakmaksızın tüm kadroyu ekip olarak olduğu gibi satın almıştır.

Burada önemli olan yine satın almaktır. Başarıyı kısa vadede beraberinde getirmiş olan ekip, Leland için yine bir kaygıya sebep olmuştur. Normalde insanları kendisine adapte eden Kane, belki de bu değişiklikle beraber hiç anlamadan onlara adapte olacaktır.

Filmde Thatcher’ın anılarını işleyen bölüm Kafkaist, Leland’ın anılarının olduğu kısım daha ziyade ironiktir. Revü sahnesi, müzikale dönüşmüş, film içinde film hissi uyandırmıştır.

Filmin müzikal bölümünde her sahnede Kane, üçgenin merkezi konumundadır. Oysa Freud’un Oidipus Kompleksi iddialarına göre gücün merkezi babadır ve filmde, Kane artık kendisini bu konumda görmektedir.

Annesinin evinden çocukluk eşyalarını almaya giderken kızağın tekrar kaybolduğunu öğrendiği gün sokakta üzerine çamur sıçramış, mağdur bir halde bulur onu Susan, ona yardım etmek ister ve evine götürür. Kane bunun cinsel bir davet olduğunu başta düşünmüş olsa da, Susan kapıyı ev sahibinin içinin rahat etmesi için açık bırakacak ve yalnızca Kane’e yardım edecektir. Kane onu anne yerine koyar ve dişi ağrıyan Susan’ın ağrıyı unutması için onu çocukça eğlendirir.

O gece sesini dinlediği kadının sesini beğendiği için değil, yalnızca kutsal bir kadın olarak gördüğü için arkasında durur ve onu bir yıldız yapar.

Kane, ikinci eşi Susan Alexander’ı ABD toplumunun kesiti olarak gördüğünü söyler. Kadının değersizliği Kane için değerli olmaktadır. Susan, onun kim olduğunu bilmeden ona kıymet vermiş tek insandır. Ondaki bu yüceliğin peşinden gider ve onun sevgisini kazanmak bu sebeple esas olur. Susan’ın tek bir cevabı Kane’in anlayışını analiz etmemiz için yeterlidir.

“Sevgiyi kendi koşullarında istiyorsun.”

Evliliklerine ilişkin kararı gazetedeki yasak aşk iddiaları üzerine alan Kane, aslında yalnızca gereği doğrultusunda yaşıyor ve bu eşini rahatsız ediyordur. Siyasette yaşadığı hayal kırıklığı, yasak aşk iddiaları üzerine yapmış olduğu evlilik ve yaşadığı maddi kayıplar doğrultusunda kendisini ve eşini eve hapseden Kane sıklıkla Susan’ın yapbozlarla uğraşıyor olmasını yadırgar. Aslında kadın oldukça sağlıklı davranmakta, yalnızca sevgisizliğin ve kıymet görmemenin sıkıntısını evden çıkamadığı için bu şekilde atlatmaya çalışmaktadır. Susan, Kane’e yüzüne bakmayacağı heykeller satın almaktansa yapbozlarla uğraşmanın daha sağlıklı olduğunu söyler.

Filmin son sahnesinde Kane’in evi boşaltılırken kıymetli kıymetsiz birçok eşyanın depoda bulunduğu fark edilir. Kıymetsizler yakılır, kıymetlilere el konur. Bu durumda aklımızda önemli bir soru daha olmalı. Kane gerçekten bir koleksiyoner midir yoksa istifçi mi? Biliyoruz ki istifçilik, günümüzde özellikle Amerikan toplumunda bir hayli yaygın olan, televizyon şovlarına konu haline gelmiş bir psikolojik rahatsızlık. Genellikle ailesinden ve sevdiklerinden birini kaybettikten sonra, eşyalara bağlanmaya ve duygusal boşluğunu doldurmak için onları saklamaya başlayan bu insanlar aslında alışveriş bağımlılarından çok da farklı değil.

Yakılan eşyalar arasında, evinden, çocukluğundan ona kalan tek parçayı görürüz. Kızağı Rosebud ateşler içinde yok olmaktadır. Bacadan çıkan kara dumanlarla Kane’in çocukluğu yok olur gider. Rosebud aslında fetişist bir semboldür, Kane annesine olan özlemini yine bir eşyayla ilişkilendirmiş ve onunla insanlarla kurduğunun çok ötesinde bir bağ kurmuştur.

Her Amerikalı'nın rüyası olan sıradan bir vatandaşın Beyaz Saray'a giden yolculuğunun hikayesi yenilgiyle sonuçlanmıştır.

#100günde100filmincelemesi

Tanıtılan Yazılar
Son Paylaşımlar