7151672
 

La Luna: Yalnızlığın Çaresi

Yönetmen: Bernardo Bertolucci

1979’da gösterime girmiş İtalyan yapımı bir dram filmi.

En önemli İtalyan yönetmenlerden Bertolucci’nin, konusu itibariyle eleştirilere boğulmuş filmi, günümüzün ödüllendirilmiş filmlerinin yanında görsel bir şölen, kıskanılacak bir gözün kıymetli damlaları gibi görülebilir.

Oldukça kapalı bir anlatımla yönetmen, seyircinin filmden ihtiyacı kadarını alması yönünde kararlı davranmış gibi görünüyor. Zira filmi izlemenin beraberinde okumuş olduğum analiz yazıları filmin, utanılası bir ensest hikayesinin ötesinde bir kıymeti olmadığına ilişkin yorumlarla dolu.​

Karakterlerin içinde bulundukları durumların gerekçelerini aleni bir şekilde ortaya koymamayı tercih etmiş olan Bertolucci, filmde incelediği konu bakımından bahsedildiği kadar kısır davranmamış.

Filmin giriş sekansında, ana karakterimiz Caterina’nın, bebeğiyle yakınlığını sağlıklı kuramamış, beklenen davranışları sergilemeyen bir anne olduğunu ve kayınvalidesiyle arasında ciddi bir çekişme söz konusu olduğunu görüyoruz. İlk bölümde yaşadıkları ev ve eşini bir sonraki sahnelerde göremiyoruz. Caterina ve oğlunun hayatı bir anda değişiyor.

Caterina, yeni eşi Douglas’la beraber Amerika’da yaşayan popüler bir opera sanatçısıdır. Douglas, eşinin mesleğine, ufak tefek işlerini halletmek suretiyle katkı göstermektedir. Oğulları Joe, anne ve babasının kendisiyle ilgilenmiyor oluşundan şikayetçi olmakla kalmayıp, ikisinden biriyle vakit geçirebilmenin yollarını aramaktadır. Bu noktada Joe, her iki ebeveynine de aynı yakınlıktadır.

Douglas’ın ani ölümünden sonra, gelişiminin en önemli evresinde olan Joe, baba figürünü kaybetmenin acısıyla ciddi bir reaksiyon gösterirken, Caterina durumu oldukça soğukkanlı karşılar.

Caterina’nın tepkisizliğinin toplum tarafından yadırganmasını Bertolucci oldukça belirgin bir şekilde seyirciyle buluşturmuştur. Sahne ironiktir. Bu haliyle, yönetmen, seyircinin durumu gözden kaçırmasına müsaade etmemektedir.

Caterina, eşinin vefatının ardından, evladıyla birlikte Amerika’dan İtalya’ya taşınır. Yaşadıkları büyük değişimin ardından, mesleğindeki başarıyı günden güne arttıran Caterina’nın bu durumu, arkadaşları tarafından eşinin vefatı sonrası rahatlamış olmasına bağlanır. Caterina’nın evlilik içinde huzursuzluk yaşadığını doğrudan gözlemlememiş olmamıza ve Joe’nun babasının kaybına göstermiş olduğu tepkiden, evlilik içinde huzursuzluk olmadığını düşünüyor olmamamıza rağmen, Caterina’nın bu yoruma göstermiş olduğu reaksiyondan arkadaşlarının haklı olduğunu anlayabiliyoruz.

Mutsuz evliliğinin ardından Caterina, zaman kaybetmeden mesleğine sarılmış, öte yandan oğlunu ihmal etmeye başlamıştır. Yalnız kalan, sevgi ihtiyacını arkadaşlarıyla vakit geçirerek tatmin edemeyen Joe, eroin kullanmaya başlar. Dozu hızlı bir şekilde arttırıp, müptela haline gelen Joe, annesi tarafından durumu fark edildiğinde öfke nöbetleri geçirir.

Caterina evladının durumuna üzülmektedir ancak içinde bulundukları zorlu süreçte, yalnız bir ebeveyn olarak herhangi birine danışmaz ve yalnızca kendi aldığı, ani kararlar doğrultusunda ilerler.

Joe’nun annesiyle arasındaki mesafe, ana bağlı olarak değişiklik göstermesinin yanında ruh halindeki gel gitler, Caterina’yı endişelendirmektedir.

Evladına yardımcı olmak isterken, çaresiz kalmış bu yalnız kadın, uyuşturucunun kaynağını bulmak ister ve satıcıyla karşılaşır.

Bu noktada, film içinde, en rahatsız edici bulduğum bölümden sizlere bahsetmek isterim. Uyuşturucu satıcısı Arap kökenli Mustafa’dır. İtalya’da göçmen olarak yalnız yaşamaya çalışan ergen yaştaki bu çocuk, iş bulmadığı için uyuşturucu satmakta, kendisi bu maddeyi haram olarak gördüğünden kullanmamaktadır. Bertolucci, Amerikan sinemasından aşina olduğumuz, belli bir ırka mensup insanların, bölgenin yerlilerinin içinde bulunmayı tercih etmeyeceği, illegal meslek gruplarına dahil olması halini eleştirmiş ve aslında bu insanların, yaşam biçimlerine ve dini inançlarına taban tabana zıt bu işleri yapıyor olmalarının, hayatta kalmak uğruna verdikleri savaşın parçası olduğunu göstermiştir.

Caterina, Mustafa’dan yalnızca oğluna daha fazla uyuşturucu satmamasını isterken, bir parça uyuşturucuyu oğluna sunduğunu görürüz. Joe, artık mutludur. Annesi, onun tarafındadır. Caterina, Joe için eroini ısıtırken, oğlu şırıngası kalmadığını fark eder. İşte filmin en çarpıcı anı. Şırıngası olmayan Joe, kolundaki damarları çatalla açmaya çalışır.

Oğluna acımakta kadın, anne mesafesinde tensel bir temas kurmaya kalktığında, Joe cinsel bir arayışın beraberinde annesine dokunur. İlk temasların şaşkınlığını yaşamayan Caterina, durumu olağan karşılar ve oğluna talep ettiği tutumu gösterir.

Bu an itibariyle, filmin sonuna dek, bu ikili yakınlaşmada talepkâr olan ergenlik çağında olduğu ve uyuşturucu müptelası haline geldiği için kafası karışık olan Joe değil, Caterina’dır.

Oğluyla, eskiden yaşadıkları şehre gider. Oğlunun babasıyla yaşadıklarını, aynı yerlerde şimdi oğluyla yaşamak istemektedir. Aralarında cinsel çekim, aşk-nefret ilişkinin esiridir. Joe, Caterina’yı anne konumundan asla uzaklaştırmaz. Caterina için oğlu, yalnızca bağlı olduğu bir erkektir.

Filmin sonunda evladından sakladığı sırrı ortaya döken Caterina, doğduğu topraklarda oğlunu gerçek babasıyla buluşturur. Biyolojik babasıyla ilişkisinin sonlanmasının gerekçesi olarak da, bir zamanlar ayıpladığı bugün içine düştüğü tuzağı gösterir. Joe’nun babası, Caterina’ya değil, kendi annesine aşıktır.

Yönetmen Bertolucci benzer bir konuya, yıllar sonra hazırlanmış olduğu “Io e Te” filminde yer verir.

Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, Sigmund Freud'un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni saf dışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı.

Freud'a göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir. Erkek bebeğin sürekli annesine şımarması, babasının annesiyle ilgilenmesinden rahatsız olup ağlaması veya araya girmesi örnek olarak verilir.

Erkek çocuk genellikle evde güçlü bir otoritesi olan güçlü rakibi babadan çekindiğinden her iki ebeveynden de uzaklaşmak zorunda olduğunu hissederken, annesinden çekinen kız çocuk hayran olduğu güçlü babasına daha çok yaklaşır.

Olumlu ve olumsuz olmak üzere iki şekilde açığa çıkar. Olumlu biçimi, kompleksin (karmaşanın) adını aldığı eski Yunan efsanesine uygunluk gösterir, yani oğlanlar babalarına ve kızlar annelerine rakip-düşman kimse gözüyle bakarak, içten içe onların yok olmasını ister, oğlanlar annelerine, kızlarsa babalarına karşı aşırı bir cinsel ilgi-eğilim (libido) gösterir.

Olumsuz şekliyse bunun tam tersidir. Freud'un adlandırdığı penis (fallus) döneminde (üç ila beş yaşlarında) bu karmaşa yaşanır. Beş yaşından sonra bu karmaşıklık etkisini yitirerek bir duraklama-uyuklama (latens) döneminden sonra buluğla birlikte yeniden canlanma gösterir ve dışta sevisel (cinsel denebilir) obje seçimiyle az ya da çok bir başarıyla bu yıkım gerçekleştirir.

Kişilik gelişiminin 3-5 yaş dönemi Freud tarafından fallik dönem olarak adlandırılır. Freud, bu yaş döneminde erkek çocuğun annesine karşı duyduğu aşk nedeniyle babası tarafından cezalandıracağı korkusu sonucu yaşanan karmaşaya Odipal kompleksi adını vermiştir.

Mitolojide çocuğun ebeveynine aşık olup evlenmesinin tatsız bir eylem olduğu ve sadece tanrılara özel bir uygulama olduğu kabul edilir. Freud bu teorisini Yunan mitolojisindeki Sophokles'e ait Kral Oedipus hikâyesinden esinlenerek adlandırmıştır.

Thebai şehrinin kralı Laios’un çocuğu olmuyormuş. Kral, tanrı Apollon’a danışmaya gittiğinde, Apollon’un yanıtı ile sarsılmış: “Bir oğlun olacak, ama bu çocuk ileride seni öldürecek, kraliçe ile evlenecek ve herkes mutsuz olacak. Bir süre sonra kraliçe hamile kalarak, bir erkek çocuk dünyaya getirmiş. Kral bu çocuğu öldürtmek için emir vermiş. Kraliçe ise celladı, çocuğu uzak ve tenha bir yere bırakması yönünde ikna etmiş. Bunun üzerine de cellat da bebeği ayağından bir ağaca asmış.

Yoldan geçen çobanlar çocuğu kurtarmışlar. Başka bir şehrin kralının emrinde olan bu çobanlar bebeği şehirlerinin sarayına getirmişler. Bu şehrin kraliçesinin de çocuğu olmadığından, bu bebeği alıp büyütmeye karar vermiş. Kraliçe, bebeğin ayağı asılı kaldığı ipin etkisi ile incinip şiştiğinden ona Oedipus adını vermiş.

Çocuk büyüyünce, etrafındakilerden, kralın gerçek çocuğu olmadığını öğrenmiş. Bunun üzerine de Apollon’a giderek haberin doğruluğunu ve gelecekte kendini bekleyen durumu öğrenmek istemiş. Apollon, ona babasını öldüreceğini söylemiş. Bu duruma engel olmak için ülkesinden çok uzaklara kaçan Oedipus yolda giderken çıkan bir çatışma sonucu, öz babası olan Laios’u bilmeden öldürmüş.

Bu dönemde Oedipus, yollardan gelip geçenleri bilmece sorarak sıkıştıran ve doğru yanıtı veremeyenleri de öldüren bir yaratıkla karşılaşmış. Ve aynı bilmece ona da sorulmuş: “Sabahları dört ayağı, öğlen iki ayağı ve akşamları üç ayağı ile yürüyen nedir?”

Oedipus hemen yanıtlamış: “Sabahları, yani hayatın ilk dönemlerinde el ve ayakları üzerinde emekleyen, hayatının öğle vaktinde, büyüyünce iki ayağı üzerinde yürüyen ve hayatının akşam vakti olan yaşlılığında ayaklarına ek olarak bastonu bir ayak gibi kullanan varlık insandır.”

Bu doğru yanıt karşısında, yaratık başkalarına verdiği cezayı kendine vermiş ve ölmüş.

Bu olay çok büyük bir sevinçle kutlanmış. Zekası ile yaratığı yenen Oedipus doğduğu kente kral ilan edilmiş. Anne-oğul olduklarını bilmeden kraliçe evlenmişler ve dört çocukları olmuş. Bu duruma çok öfkelenen tanrılar, bu kent üzerine felaketler yağdırmışlar. Müthiş bir kuraklık, kıtlık ve sefalet oluşmuş.

Kendine danışılan bir büyücü, sebebi yeni kralın öz babasını öldürüp, annesiyle evlenmesine bağlamış. Gerçeği büyük bir keder içinde öğrenen Oedipus, kendi gözlerini oymuş. Sefalet içindeki kızgın kent halkı felaketin sorumlusu olarak onu aşağılayıp, kentten kovmuş. Gözden düşen Oedipus’a kendi çocukları da yüz çevirmiş. Bir zamanların kralı olan Oedipus, dilenci olarak hayatını sürdürürken, yanında sadece kızı Antigone kalmış.

Filmin, Oedipus Kompleksinin ötesinde, annesine hayran bir erkek çocuğunun, ebeveyni tarafından istismar edilme öyküsünü işlediğini düşünüyorum. Kanaatimce, Joe'nin annesiyle bir türlü gerçek anlamda yakınlaşmamasının ve bazı durumlarda kendisini kaptırıyor oluşunun gerekçesi sadece sahnede gördüğü muhteşem kadına duyduğu hayranlıktır ancak beraber olduğu erkeklerle mutluluğu bulamamış deli dolu bir kadın olan Caterina, içine düştüğü sapkınlıktan bir türlü kendisini kurtarmayı becerememiş durumda, çaresizliğiyle boğuşmaktadır.

#100günde100filmincelemesi

Tanıtılan Yazılar
Son Paylaşımlar