7151672
 

Gelin: Kurbanlık çocuğun öyküsü

1973 yapımı Türk dram filmi.

Yönetmen: Lütfi Ömer Akad

Lütfi Akad’ın “Göç Üçlemesi” adını verdiği, aynı zamanda sinemamızın ilk üçlemesi olma özelliği taşıyan serinin, en başarılı filmidir. Yönetmenin son filmlerindendir.

Filmin başrolünde, serinin diğer filmlerinde de yer alan Hülya Koçyiğit bulunurken, Yeşilçam’ın bu önemli yıldızına çocuk oyuncu Kahraman Kıral eşlik eder. Küçük oyuncu, sergilediği önemli performansla filmin etkisini bir hayli güçlendirmiştir. Aliye Rona, kendisini görmeye aşina olduğumuz, güçlü ana rolünde kendini gösterir.

Hikaye, ailesi köyden kente göçmüş bir çiftin, ailesinin kentte kurduğu düzenin peşinden tüm varlıklarını satıp, göçmeleriyle başlar. Veli, babası gibi bir dükkan açmak uğruna köydeki toprağına satmışsa da, elindeki para yeni bir dükkan açmak için yeterli olmaz. Ağabeyi ve babasıyla çalışmaya başlayan Veli, aynı zamanda ailesini de kurulu düzenin içine uydurmak ister. Yeni taşındığı bu şehirde, anne babası ve ağabeyinin ailesiyle beraber yaşamaya çalışan çiftimiz, bir noktadan sonra, gerçek anlamda sığıntı muamelesi görür. Babasının ve ağabeyinin iş düzenine ilişkin oluşturduğu çarkın bir benzeri, Veli’nin eşi Meryem için de evde söz konusudur. Meryem, kayınvalidesinin kurallarıyla hareket etmeye ve onun direktifleriyle hayattaki varlığını anlamlandırmaya yönlendirilir. Aksi bir davranış sergilediğinde eşi tarafından uyarılır. Meryem’i kurallara uyması için tetikleyen en etkili tavır, eşinden gelen ayıplamalar ve yine eşinin, kendisini eltisiyle kıyaslanıyor oluşudur. Zamanla işler yoluna girer, ikinci bir dükkan açılır, ancak ailenin erkekleri henüz tatmin olmamıştır. İkinci bir dükkan, borçları beraberinde getirmiş, evdeki kıtlığa çare olmamıştır. Meryem’in oğlu Osman, sebebi bilinmeyen nöbetler geçirmeye başlar. Meryem’in, daha evvel şehre göçmüş olan, fabrikada çalışan köylüsü doktora götürmesini tembihler. Meryem, evladını iyileştirmek için didinirken, aile bir türlü Osman’ın hastalığını kabullenmez ve Veli ailesine baş kaldırıp, karısına kulak vermez. Osman’ın canını cebindeki üç kuruşla kıyaslayan aile, genç kadının taleplerini erteledikçe erteler ve küçük çocuk hayatını yitirir.

Veli’nin şehre göçünün sebebi, yalnızca babasının ikinci bir dükkan açmaya ilişkin hırsıdır. Veli, babası tarafından köydeki toprakların emanet edildiği evlatken, şimdi yine babasının buyruğuyla şehre gelmiş, beraberinde eşini ve oğlunu da sürüklemiştir. Türk toplumunda aile içindeki hiyerarşiyi tüm katmanlarıyla görebildiğimiz filmde, ana tema göç olmakla beraber, patriyarkadan gücünü alan büyük aile babası figürünün, bu gücü şehirli olmanın kurallarıyla birleştirerek, sömürüye dönüştürmesinin etkilerini görüyoruz.

Bu aile umudu göçe bağlamıştır. Kendi topraklarında, kendi kudretleriyle mana kazanamazken, bu adımla beraber sürüklendikleri yeni yerde, köklü ağaçlara direnen ve onları yenen küçük sazlar olmak niyetindedirler. Ailenin erkekleri, değer yargılarını bir kenara bırakmak pahasına didinirken, ailenin büyük anne figürü, değerler üzerinden kadınları yönetmeye çalışır. Kadının görevleri üzerine ahkam kesmekle kalmayıp, hüküm sahibi olduğuna inandıklarını yönlendirir ve cezalandırmayı kendisinde hak olarak görür.

Aile, yaşadıkları yerin İstanbul olmadığının farkındadır. Şehrin uzağında, kıyıda köşede kalmış haneleriyle, yalnızca “para kazanmak” amacıyla orada bulunduklarını ve asla oraya ait olmadıklarını kabullenmişlerdir. Ailenin babası, oranın büyük bir köy gibi olduğunu düşünür. Yaşadıkları yerin, geldikleri yerden tek farkı, ülkenin birçok yerinden gelmiş, farklı etnik köken yahut görüneme sahip insanın bir arada bulunuyor oluşudur.

Aile, Osman’ın hastalığına inanmaz, geçiştirirler. Babaanne, oğlan için kurşun döktürür, dua okur. Veli, çocuğu umursamaz, aklında yalnız dükkan vardır. Hava değişiminden olduğunu söyler, elbet geçecektir çocuğun hastalığı. Dedesi, anneyi suçlar. Bu noktada, köyden göçmüş bu ailenin, çocuğu, şehirli bir aile kadar umursamıyor olabileceğini düşünüyoruz. Zira, Osman annesi dışında, ailedeki diğer kadın karakter dahil herhangi birinin ilgisini görmüyor. Doktora gitme alışkanlığı olmayan ve batıl inançlar üzerinden şifa elde edilebileceğini öne süren aile çocuğun günden güne ölüme gidişini seyrediyor. Söz konusu ailenin büyüğü olduğunda, ilaç kullanımından geri durmayan aile, bana kalırsa, yalnızca çocuk olduğu için Osman’ın rahatsızlığını ciddiye almıyor.

Aile içinde, erkek kardeşler ve gelinler arasında sürekli olarak kıyaslama yapılır. Kendilerinden bekleneni yerine getirdikleri sürece takdir görürler. Bu ebeveynlerin, tahakküm kurma yöntemidir. Ana karakterimiz Meryem’in eltisi, Osman nöbet geçirdiğinde, Meryem’i, kendisi gibi sağlam oğlanlar doğuramadığı için aşağılar. Yine bu kadın, bayram günü, eltisine elini öptürmeye çalışmıştır. Aile içinde, kendisine görece kıymetli olabileceği bir konum elde etmek istemektedir.

Ailenin büyük baba karakteri, Hacı İlyas, para kazanmanın tadını bir defa aldıktan sonra, bir daha vazgeçemez olmuş ve hayatına ilişkin kararları bu doğrultuda şekillendirmiştir. Dini görevlerini tam anlamıyla yerine getiren ve babacan tavrının dışına çıkmayan bu karakter, aslında filmin kilit karakteridir. Kendisinden beklenen davranışı bir türlü sergilemeyen Hacı İlyas, henüz yeni yeni edinmiş olduğu değerlere bağlı kalmak konusunda oldukça sadıktır.

Filmin şaşırtan unsuru Meryem’in davranışlarıdır. Meryem, evladı için altınlarını eşine sormadan satacak kadar asi ancak, eşi kendisine bu konuda öfkelendiğinde altınların parasını çıkarıp verecek kadar yumuşak başlıdır. Meryem, evladını yitirene dek o evde, aylarca kayınpederinin insafını bekler. Çıkıp gitmeyi düşünmez. İş işten geçtikten sonra, cinnet geçirir, kayınpederinin en kıymetlisi olarak bildiği bakkal dükkanını yakar ve ortadan kaybolur. Fabrikada bir iş bulur, bir odaya yerleşir. Meryem, tüm bunları yapabilecek kadar güçlü bir kadınken, evladının ameliyatı için gerekli parayı yine çalışarak elde etmeyi düşünmek yerine, kayınpederine bel bağlamıştır. Meryem neden zamanında evi terk edemedi?

Meryem’i o evde tutan umuttu. Son ana dek, sonradan dahil olduğu bu ailenin bir noktadan sonra gönlünün yumuşayacağına inandı. Beraberinde şehre geldiği eşinin, kendisini, babası gibi yalnızca küçük bir bakkal dükkanına ve kazanacağını düşlediği üç kuruş fazla paraya böylesine kaptırabiliyor oluşu genç kadını ürkütüyordu. Yalnızca dükkan vardı ailenin erkekleri için artık. Ellerine geçen her yeni kuruşla dükkana bir şeyler daha katıyor, sürekli olarak borçlanıp, yeni bir iş yeri açmanın hayalini kuruyorlardı.

Osman’ın ölümü “kurban” metaforuyla destekleniyor. Torununa, kıymet verip kurban bayramının sebebini ve geleneklerin nasıl uygulandığını öğreten dede, Meryem’in de söylediği gibi, kazançlarının karşılığında küçük torununu kurban ediyor.

#100günde100filmincelemesi

Tanıtılan Yazılar
Son Paylaşımlar