7151672
 

Etki Altında Bir Kadın: Reklamlar Ne Diyorsa O Olur!

1974 yılında gösterime girmiş olan Amerikan yapımı bir dram filmidir.

Yönetmen: John Cassavetes

Toplumsal normların dışında davranışlar sergilerken, bir yandan da insanları memnun etmeye çalışan bir kadının filmi. İlk defa bir filmin konusundan bu kadar üstünkörü bahsediyorum. Filmi tanıttığını yahut açıkladığını düşünen yazarların aksine ben bunun ötesinde bir kaygı göremiyorum.

Filmin en önemli özelliği hikayesinin bir durum üzerine şekillenmiş olması. Popüler sinema izleyicisinin yalnızca bu sebeple bu filmden hoşlanmayacağını düşünüyorum.

Ana karakter Mabel, birçok yazar tarafından akıl sağlığını yitirmiş bir kadın olarak tasvir ediliyor. Kimileri ucuz bir kadın olduğu konusunda fikir yürütürken, eşi için çekilmez olduğu yorumları da yapılmış.

Mabel, dönemin reklamlarında sergilenen anne-kadın imajının dışında. İnsanlara menfaatini ölçüp tartmadan, hesapsızca samimi davranıyor ve cinsiyet kalıplarına bağlı kalmıyor. Çok güzel bir kadın olmasına rağmen dişiliğini sergilemiyor. Çocuklarıyla iyi anlaşıyor, ama yemek yapmaktan yahut evle ilgilenmekten pek anlamıyor. Evinde kalabalık misafirlerden yahut sürekli hane içinde dolanan insanlardan hazzetmiyor. Eşiyle yalnız kalmak, çocuklarına sevgi göstermenin peşinde.

Normalin dışında davranıyor oluşu, insanlar tarafından yadırgandıkça ona aşık olan kocası da “İdeal Ev” imajını düşler hale geliyor. Evin içinde olup biteni bir dışarıdan bir komşunun, bir arkadaşın tek bir sözüyle değiştirebiliyor oluşu oldukça çarpıcı. Aile olmak, koşulsuz sevgi ve bağlılık bir anda “gizlilik” kavramının ortadan kalkmasıyla alt üst olabiliyor. Filmin incelediği temel noktanın da bu olduğunu düşünüyorum.

Çiftimiz, bir oda ve bir salondan oluşan bir evde yaşıyor. Nick işçi, çok fazla çalışıyor. Eve döndüğünde yorgun oluyor ve ailesiyle yakından ilgilenemiyor. Buna rağmen çiftimizin yatakları salondaki bir kanepeyken çocuklar odada kalıyor. Evli bir çiftin yataklarının salonda olması özel hayatlarının alenileştiğinin bir göstergesi. Salondan banyoya açılan kapının üzerinde “Private” yazıyor olmasına rağmen, sürekli olarak kapı yumruklanıp içerideki taciz ediliyor. Evde herhangi bir özel alan söz konusu değil. Ev sürekli olarak bir kalabalık var. Nick arkadaşlarını eşine danışmaksızın davet edebiliyor. Aile sorgusuz sualsiz eve geliyor. Mabel, kalabalık içinde kaldığında ideal eş imajına bürünmeye gayret etse de yalnızca kötü bir taklit olarak kalıyor. Aile hayatı ve sosyal hayat dengeyi sağlayacak tüm kuralları çiğneyerek birbirinin içine giriyor.

İnsanların gergin olduğunu hissettiğinde onlarla çocuk gibi iletişim kuruyor. Şarkı söylemek ve dans etmek onun için bir sosyalleşme şekli. Nick’in arkadaşları ve çocukların ebeveynleri her ne kadar onun bu davranışlarını flört olarak değerlendirip, mahcup oluyor olsa da aslında Mabel’in davranışları herhangi bir şekilde cinsellik güdüsüyle tetiklenmiyor. Yalnızca çocuksu duygularla intikam almak istediği için eşi eve gelmediğinde bir başka erkekle flört ediyor.

Küçük çocuklarla arası çok iyi olan bu kadın, insanlarla arkadaş olmaya çabalıyor. Karakterin görünüşünü incelediğimizde günlük hayatta çocuk gibi giyindiğini görüyoruz. Çıplaklıktan utanmıyor ve onun için ayıp yok. Hayattaki tek başarısının çocukları olduğunu düşünüyor ve onların hiç büyümemesini diliyor. Yetişkin davranışlarından her fırsatta kaçtığını gördüğümüz bu karakter, iyi bir anne olmaktan ziyade çok iyi bir oyun arkadaşı. Bu sebeple çocukları onu çok seviyor.

Çocuklarıyla yakınlığı bir yetişkine yakışır şekilde değil. Sevgisini doğru şekilde göstermiyor. Yalnızca erkek çocuklarının dudaklarından uzun uzun öpüyor oluşu dikkat çekiyor. Kızına, onun babasına benzediğini, bu nedenle onu çok sevdiğini ve onun babasının kızı olduğunu söyleyip, ilgilenmesi için babasına teslim etmesi izlerken beni şaşırtan noktalardan.

Hastane dönüşü kızından gelip kendisini görmesini isterken, ikisi de bu sevgi gösterisini 5-6 yaşlarındaki kız çocuklarının rekabete dayalı davranışlarıyla ilişkilendirerek, birbirlerinin talebine bağlıyor. Mabel’in aslında çocuklarından pek de olgun olmadığını anlıyoruz.

Toplumun kendisinden beklediklerini bir türlü gerçekleştiremeyen bir kadın anlatımda Kuğu Gölü Balesi’nde ölen beyaz kuğuyla özdeşleştiriliyor.

En çok eşi ve eşinin çevresi tarafından bunaltıldığını gördüğümüz bu kadın, katillerine çaresizce aşık. Stokholm Sendromu’na benzetebileceğimiz bu durumda, filmin sonuna kadar Mabel, annesi dışında herkesle iyi anlaşmaya ve boyun eğmeye mahkum oluyor. Annesi söz konusu olduğunda hırçınlaşan bu kadının öfkesinin, her hatalı görünen davranışında olaya aceleyle müdahale eden insanın yine annesi oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Babasına derin bir sevgi duyuyor, çünkü babası onun deliliğini kabullenmiş, asla değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışmıyor. Akıl hastanesinden dönen Mabel, kendisini yine kapana kısılmış hissettiğinde en yakınlarının olduğu yemek masasında babasına çaresiz gözlerle bakıp, yalvarıyor.

“Will you please stand up for me?

Bu cümle iki manaya geliyor. İlk anlamı “Benim için ayağa kalkar mısın?” babası bu anlamı, duruma yakıştırıp, deli kızının oyun oynadığını sanarak ayağa kalkıyor. Oysa kızı onu bu durumdan çekip kurtarmasını, itiraz etmesini bekliyor. Bu sahneyi filmin bel kemiği olarak görüyorum. Çünkü babasının yanında oturan bir başka kadın, durumun Mabel’in yakarışı olduğunu rahatlıkla anlayabilirken, en yakını olan eşi, annesi ve babası bunu olağan karşılayabiliyor.

Hastaneye yatırılması söz konusu olduğunda Mabel eşine kendisini kabul ettirmek adına, beş kelimeyle Mabel’i açıklıyor. Ancak tüm bu ifadelerin genel geçer normlar çerçevesinde, tüketim toplumunun empoze etmiş olduğu annelik ve eş olmak tanımları kapsamında olduğunu görüyoruz. Mabel, standart bir kadın olmadığı sürece toplumda kabul görmeyeceğinin farkında ve bunun ötesinde kimse tarafından sevilmeyeceğini düşünüyor.

Mabel’in hastaneye yatırılışının sonrasında, eşi Nick çocuklar için çok iyi bir ebeveyn olduğunu ispatlamanın peşine düşüyor. Annelerinin evden ayrılışının hemen sonrasında çocukları bir kamyonete bindirip plaja götüren, plajda onları oradan oraya sürükleyen ve çocuklara adeta eziyet ettiğini gördüğümüz Nick, tam anlamıyla içi boş davranışlarıyla, samimiyetin çok dışında göstermelik bir babalık rolü sergiliyor. Çocuklara yanlarına süveter almalarını söyleyen Nick “Ben babayken kimse hasta olmayacak.” Sözüyle, bu durumun süreklilik arz etmediğini vurguluyor.

Kamyonetle eve dönerlerken çocukların bira içme talebini “tattırmak” için kabul eden Nick, çocukların sarhoş olana kadar içki içmesine, defalarca baştan tadım yaparlarken “Bu kadarı şimdilik yeter.” Diyerek sözde engel oluyor.

Eve döndüklerinde çocuklara sırayla aç olup olmadıklarını soran Nick, Mabel’in oğullarıyla yaşadığı yakın ilişkiyi benzer bir şekilde kızıyla yaşıyor.

Hastaneden döndükten sonra, sakin davranışlar gösterdiğinde Mabel, eşi tarafından defalarca kendisi olması için zorlanıyor. Erkek, toplumun beklentilerini bu kadar önemserken, aşık olduğu kadını kaybettiğinin farkına varıyor.

Ailenin dağılmasının temel sebeplerinden biri olarak gördüğümüz yalnız kalamamak, özelini yaşayamamak durumunun müsebbibi Nick, eşi hastaneden çıkarken yine eşini tanıyan tanımayan kim varsa eve toplamaktan çekinmiyor.

Cassavetes, Mabel karakterini seyirciyle buluştururken buna uygun bir görsel dünya tasarlamış. Yönetmen zoom lens kullanmayı tercih edip genel çekimlerden kaçınmıştır. Genellikle Mabel, odağın derininde hapis halde gösterilmiştir.

Gena Rowlands’ın dillere destan bir oyunculuk performansı sergilediği filmi, kesinlikle yalnız izlemenizi öneriyorum.

#100günde100filmincelemesi

Tanıtılan Yazılar
Son Paylaşımlar